aşkıma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşkıma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sevgiliye Güllü Özel Söz resimli mesajı
type='html'>
İstersen hiç başlamasın
Bu hikaye eksik kalsın
Onca yaraların ardından
Yeni bir aşk yaratamazsın
Örselenmiş bir çocukluk
İşte benim bütün hikayem
Kaç sevda geçse de yüreğimden
Bu yıkıntıları onaramazsın
Sevgiliye ve Sevenlere Kadınlı Renkli Özlü söz
Her İnsan Öldürür Gene De Sevdigini
Her insan öldürür gene de sevdigini
Bu böyle bilinsin herkes tarafindan,
Kiminin ters bakisindan gelir ölüm,
Kiminin iltifatindan,
Korkagin öpücügünden,
Cesurun kilicindan!
Kimisi askini gençlikte öldürür,
Yasini basini almisken kimi;
Biri sehvet'in elleriyle bogazlar,
Birinin altindir elleri,
Yumusak kalpli biçak kullanir
Çünkü ceset sogur hemen.
Kimi pek az sever, kimi derinden,
Biri müsteridir, digeri satici;
Kimi vardir, gözyaslariyla bitirir isi,
Kiminden ne bir ah, ne bir figan:
Çünkü her insan öldürür sevdigini,
Gene de ölmez insan.
Oscar Wilde
Sevgililer Gününe Kalpli Anlamlı Resimli Söz Gif
Seninle tattım ben her mutluluğu
Bırakıp gidersen bil ki yaşayamam
Ömrümden canımdan ne istersen al
Gülü susuz seni aşksız bırakmam
Üşüdüm diyorsan güneş olurum
Yanarım sevginle ateş olurum
Dolarım havaya nefes olurum
Gülü susuz seni aşksız bırakmam
Bırakıp gidersen bil ki yaşayamam
Ömrümden canımdan ne istersen al
Gülü susuz seni aşksız bırakmam
Üşüdüm diyorsan güneş olurum
Yanarım sevginle ateş olurum
Dolarım havaya nefes olurum
Gülü susuz seni aşksız bırakmam
Leylâ Hanım ve Na’tı Üzerine
Dünya edebiyatında olduğu gibi bizim edebiyatımızda da hanım şairlerin sayısı çok fazla değildir. Geleneğin gücünün tartışılmaz olduğu divan edebiyatında ise bir kadının kalem oynatması şüphesiz diğer edebiyatlardan daha zordur. Buna rağmen tarihimiz, döneminde tanınmış, ismi tezkirelere geçmiş, divan sahibi bazı hanım şairlerden bahseder.
Divan edebiyatındaki en meşhur hanım şairler; Mihrî Hatun, Zeynep Hatun, Fıtnat Hanım, Şeref Hanım ve Leylâ Hanım’dır. “Klasik şiirin kadın şairleri daima yüksek kültür muhitinde yetişmişler ve çokları hususî hocalardan ders almışlardır. Arapça, Farsça yanında belagat okuyanlar, hüsn-i hat veya tezhip vb. el sanatlarına çalışanlar olmuştur. Zaten çoğu ilmiye sınıfından babaların (kadı, müderris, kazasker vb.) kızları idiler. Onlar da toplumun erkekleri gibi tarikata intisab ederler ve şiirlerine sindirdikleri tasavvuf neşvesiyle mısraları arasında dini motifler öğütürlerdi.”1
Edebiyat tarihimizde en fazla hanım şairin kaydedildiği dönem, kültür tarihimizde büyük toplumsal değişikliklerin yaşandığı on dokuzuncu yüzyıldır. “Bu rakam, geçen asırlarda birkaç hanım şairle sınırlıyken bu dönemde yirminin üzerindedir. Bunlar içinde en dikkat çekenleri Şeref Hanım, Leylâ Hanım ve Adile Sultan’dır.”2 Bu üç isim arasında da Leylâ Hanım’ın müstesna bir yeri vardır.
Leylâ Hanım zeki, kültürlü, hoş sohbet, döneminde edebî ve sosyal tartışmalara girecek kadar da kendinden emin münevver bir Osmanlı hanımıdır. Şairin şiirlerini topladığı bir divanı vardır. “O’nun divanında gazeller bölümünde her kafiyeden en az bir gazel bulunması şair olarak iddiasını gösterir.”3
Kazasker Moralızâde Hâmid Efendi’nin kızı olan Leylâ Hanım’ın doğum tarihi hakkında kaynaklarda kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Mehmed Zihnî Efendi, tarihteki meşhur hanımları anlatan Meşâhirü’n-Nisâ isimli eserinde Leylâ Hanım için şunları söyler: “İstanbul edîbelerinden ve müteveffâ Fu’ad Paşa akribâsından olan meşhûr Leylâ Hanım’dır. Tezkire-i Fatin’de muharrer olduğu üzere mûmâileyhâ, sudûrdan Moralızâde Hâmid Efendi’nin kerimesi olup 1264 tarihinde vefât eylemiştir. Kendinin müretteb divanı vardır ve matbûdur. En makbûl beyiti budur:
İncitme sen ahbâbını incinmeye senden
Bu âlem-i fânîde zerâfet budur işte4
Tuhfe-i Nâili, Leylâ Hanım hakkında şöyle bilgi verir: “Moralızâde Leylâ Hanım, sudûrdan Moralızâde Hâmid Efendi’nin kızı. Vefâtı H. 1264, M. 1847. Galata Mevlevihanesi Haziresinde medfûndur...”5
Leylâ Hanım’ın annesi meşhur Keçecizâde İzzet Molla’nın ablası Hatice Hanım’dır. Kaynaklar Leylâ Hanım’ın pek çok ilmî ve edebî bilgiyi dayısından öğrendiği konusunda birleşir. Şairin şiirlerini İzzet Molla’nın tashih ettiği de yine rivayetler arasındadır.
Hem anne hem de baba tarafından soylu ve görgülü bir aileye mensup olan Leylâ Hanım, İstanbul terbiyesi ile yetişmiş asil bir hanımefendidir. “Saray çevresine de yakın olduğunu bildiğimiz Leylâ Hanım II. Mahmut ve I. Abdülmecid’in saltanat sürdüğü yılları idrak etmiştir. I. Abdülmecid’in kızları ve o zaman saltanat tahtında bulunan II. Mahmud’un kız kardeşleri Hibetullah Sultan’a bir bahariyye kasidesi sunmuş; Esma Sultan övgüsünde bir terci-i bend yazmıştır. Ayrıca Sultan Mahmud’un kızları Atiyye, Sultan, Münire Sultan ve Fatıma Sultan’ın doğumlarına, şehzadeleri Abdülmecid ve Abdülaziz’in sünnetlerine, Abdülmecid Han’ın cülûsuna tarih manzumeleri yazmıştır.”6
Leyla Hanım’ın yaşadığı dönemi konu alan pek çok kaynakta adının geçmesi, kendisinin döneminde iyi tanındığını göstermektedir. Tarihin kaydettiği bu meşhur hanım, hayatında bir kez evlenmiş, evliliği çok kısa sürmüştür.
Edebiyat tarihçilerine göre birinci sınıf bir şair olmasa da; hanım olması, divan sahibi olması onu önemli kılan hususların başında gelir. Kendisi için devrinde “edibe, zarife, hazır-cevap, anında şiir söyleyebilen, çabuk anlayan, pek zeki, şiirinin güzelliği yüzünün güzelliğinden üstün...”7 gibi tabirler kullanılmıştır.
Klasik şiirin hususiyetlerine riayet eden şair, şiirlerini geleneğin öngördüğü şekilde kaleme almıştır. Onun şiirlerine bakan birinin, bunların bir hanımın kaleminden döküldüğünü anlaması mümkün değildir. Şair, divanında, divan şiirinin klişe mazmunlarını ve nazım şekillerini kullanmıştır. 18. Yüzyıl divan şairlerinin pek çoğunun sanatında önemli bir yere sahip olan Mevlânâ ve Mevlevilik etkisi, Leylâ Hanım’ın sanatında da önemli bir yere sahiptir. Bazı kaynaklar onu Mevlevî şairler arasında zikreder.8
Leylâ Hanım Mevlânâ’ya olan muhabbetini ve bağlılığını pek çok şiirinde dile getirir. “Aileden gelme bir tesirle Mevleviliği benimsemiş, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî hakkında çeşitli methiyeler kaleme almıştır.”9 Aşağıdaki beyitlerde şair, Mevlânâ’nın kendisini feyzinden mahrum etmediğini ve O’na bende olduğunu ifade eder:
Hazret-i Pîr etmedi Leylâ’yı da mahrûm-ı feyz
Tab’ımı mir’ât edip eş’âr kendin gösterir
Bende-i Monla-yı Celâlü’d-dîn-i Rûmî’yim bugün
Münkirânın attığı ahcar bâr olmaz bana
Leylâ Hanım, aynı zamanda bir peygamber aşığıdır. Divanında Hz. Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) öven na’tları döneminde ve döneminden sonra sevilerek okunmuş, bunlardan bazıları bestelenmiştir. Hz. Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) ve O’nun Ehl-i Beyt’ini konu ettiği şiirlerinde heyecanlı, coşkulu bir anlatım dikkati çeker. Şair, Hz. Ali’yi konu ettiği şiirlerini tam bir vecd içinde kaleme almıştır:
Ey fâtih-i Hayber Ali / V’ey melce’-i ahkar Ali
Kerrâr hem Haydar Ali / Mevlâ-yı her Kanber Ali
Ey sâkî-i Kevser Ali / Dâmâd-ı peygamber Ali 10
Divanın pek çok yerinde Muharrem ayının öneminden ve Kerbelâ vak’asından, bahsedilir:
Ey gözüm durma hemân ağla Muharrem geldi
Hâb-ı gafletten uyan ağla Muharrem geldi11
Leylâ Hanım, bir hanım olarak, Hz. Muhammed’in kızı ve mü’minlerin annesi olan, Hz. Fatıma’yı da unutmamış, pek çok şiirinde adını zikretmesinin yanında onun adına gazel formunda, müstakil bir şiir de kaleme almıştır:
Ey mâder-i şâh-ı şühedâ Hazret-i Zehrâ
Mahşerde mu’în-i fukârâ Hazret-i Zehrâ12
Leylâ Hanım ele aldığımız na’tinde Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) olan muhabbetini samimi bir anlatımla dile getirmiştir:
Garîbim bulmadım bir yâr u hem-dem yâ Resûlallah
Günâhım çokluğundan sîne pür-hem yâ Resûlallah13
Şair, na’tına ‘garibim’ serzenişi ile başlıyor. ‘Garib’ kelimesi lugatte; kimsesiz, zavallı, yabancı, tuhaf, şaşılacak, bambaşka, gurbette olan yani memleketi dışında olan anlamlarına gelir. Garip kelimesini karşılayan her kelime, her kavram, insanın ‘varlık’ sorgulamasıyla doğrudan ilgilidir. İnsan, kendini hırpalayan ‘insan olma’ hâlinin ağırlığını ‘dost’ ları vasıtasıyla hafifletir. Onlarla paylaşır, dertleşir, çözümler üretir. Şair, beyitte dost veya arkadaş kelimelerinin yerine ‘yâr’ ve ‘hem-dem’ kelimelerini kullanmayı tercih etmiştir. Günümüzde yâr kelimesi sadece kadın-erkek arasındaki muhabbeti ifade ederek anlam daralmasına uğramıştır. Eski kültürümüzde ‘yâr’ deyince; birbiri için ölüm dahil her şeyi göze alan vefalı dost, arkadaş anlamı akla gelirdi. Mesela; hicret esnasında Hz. Muhammed’e yoldaşlık eden Hz. Ebubekir için mağara arkadaşı anlamına gelen ‘yâr-ı gâr’, dört halife için de dört dost, dört yoldaş anlamına gelen ‘çehâr-yâr’ kavramları kullanılırdı.
Leylâ Hanım şiirinde; her insan gibi öz eleştiri yapmaktadır. Günahlarının çokluğundan dolayı -ruhun en belirgin tecelli mahalli olan- sinesinin gamla dolu olduğunu ifade etmektedir. Hem garibdir, hem kimsesiz, hem de günahkâr... Şair, böyle bir durumda feryâd ederek; güvenilecek, sığınılacak yegâne liman olan Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) yönelir ve hâlini O’na arz eder.
Kerem-kâra ne rütbe mücrim olsam da ümîdim bu
Gubâr-ı pâyın ola zahma merhem yâ Resûlallah
İnsan, mücrim, suçlu, sanık, günahkâr olsa da ümid etme fıtratı üzere yaratılmıştır. Ne kadar suçlu da olsa, acaba beni de affeden, bana da sahip çıkan biri bulunmaz mı, diye sonuna kadar beklenti içinde olur. İnsan değişen, pişman olan, pişmanlığının sonunda affına yol arayan bir varlıktır. Bu hâli yaşayan Leylâ Hanım, gönül yaralarının şifa bulması için Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) sesleniyor: “Yâ Resulallah! Sen ki lütuf ve keremlerin en büyüğüne, en genişine mazharsın. Eğer, bana lütfetsen, yardım etsen bu senin hazinenden bir şey eksiltir mi? Senden çok şey istemiyorum, senin ayağını bastığın toprak bile benim yaralarıma merhem olmaya yeter.
Şair, sanki mecazî anlamda bir deva talebinin yanında, manevî yaralarına derman olması için, O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ayak bastığı mukaddes topraklara da yüz sürmek istiyor. Çünkü Hz. Muhammed’in yaşadığı, ayak bastığı topraklara giden, yüz süren kişinin, -bir de gönülden pişmanlık duyarak tevbe ederse- günahlarından kurtulma ihtimali çok yüksektir.
Günehden hâlimi arz etmeğe yok zerre dermânım
Hicâbımdan zebânım dahi ebkem yâ Resûlallah
İnsan bir suç bir günah işledikten sonra bunun zararının farkına varır da ne yapacağını bilemez; dizlerinin dermanı kesilir, utancından yüzü kızarır, kendini savunacak kelime bulamaz, taş kesilir... Leylâ Hanım da beyitte öyle bir hâl içindedir. Şair kelimelerle mükemmel bir suçlu tablosu çizer. Bir suçlu ancak bu kadar güzel tasvir edilebilir. Sanki bir mahkeme kurulmuş. Ortada suçunu itiraf eden bir sanık. Sanığın karşısında Kainatın Efendisi, Gönüllerin Tabibi, Sevgililer Sevgilisi, En sevgili bulunmaktadır. O’nun bedeni dünyadan göçmüşse de inayeti ruhlara ayândır. O, (sallallahu aleyhi ve sellem) Hakk’ın bildirmesi ile her şeye nigehbân ve yüce divandan önce uğranılacak tek sığınak, yegâne limandır. Buradaki sanık, sükût hâlinde, lâl kesilmiştir. “Günahlarım ortada, hâlimi arz etmek için zerre dermânım yok. Hicâbımdan, dilimdeki kelimeler iflas etti. Hâlim bu, ya Resûlallah... Diyecek sözüm yok. Suçluyum. Bahtına düştüm” diyerek şair sanki tüm günahkârların hâline tercüman oluyor.
Ne haddimdir seni âlemde ben medh u senâ etmek
Senin meddâhın oldu Rabb-i Ekrem yâ Resûlallah
İnsan için en büyük pâye eksikliğini kabul etmesidir. Kendisinden daha üstün bir gücün, bir varlığın karşısında benlikten sıyrılıp haddini bildiğini göstermesidir. Leylâ Hanım, “Seni övmek benim ne haddime” diyerek, Allah’ın Resûlü’nü övmek hususunda aciz bir kul edasıyla tevâzû ve mahviyet gösteriyor. Allah’ın (celle celaluhu) Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) hiçbir peygambere hitap etmediği şekilde ‘Habîbim’ diyerek onu medh ü senâ etmesine, alemleri O’nun hürmetine yaratmış olmasına telmihte bulunuyor.
Na’tın başında Hz. Muhammed için ‘kerem-kâr’ yani lütuf ve kerem sahibi, cömert sıfatını kullanılmıştı. Bu beyitte de yüce yaratıcı için ‘Rabb-i Ekrem’, ikram eden, lütfeden cömert bir şekilde terbiye eden vasfını kullanmış olması manidardır. Çünkü ‘kerîm, kerem, ikram’ kelimelerinde, merhamet, nezaket, zerafet, izzet, menfaat gözetmeme, ayrım yapmama, cömertlik vb. anlamlar bir aradadır. Aciz, garib, günahkâr bir kimsenin bundan daha çok neye ihtiyacı olabilir ki...
Terahhum kıl soyundur hânkâh-ı aşka Leylâ’yı
Ola tâ Hz. Monla’ya mahrem yâ Resûlallah
Şair, bu beyitte, benliğinden soyunup mâsivâdan uzaklaşmak, aşk dergâhına mahrem olmak, Mevlânâ’ya yakınlaşmak için Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) maneviyatından merhamet talep ediyor. ‘Aşk dergâhı’ insanı Hakk’a, cemâlullaha götüren yol anlamında kullanılmıştır. Bu dergâha dahil olmanın şartı dünya hevesatından kurtulmaktan geçer. İnsan kendi başına dünya bağlarından kurtulacak güce sahip olmayabilir. Bunun için bir insan-ı kâmilin rehberliğine başvurabilir. Çünkü Allah dostlarının gittiği yol insanı Hakk’a götüren en kısa yoldur. Burada dikkati çeken husus; şairin aşk dergâhına dahil olmak ve Mevlânâ’ya yakınlaşmak için Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ruhaniyetine başvurmasıdır. Mantıken bunun tam tersi olması gerekir. Bu yaklaşım tarzı şairin Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) yakınlığını, ona ne kadar bağlı olduğunu göstermektedir. Gönülden bağlı olduğu bir Hak dostunu anlamak için Hz. Muhammed’in maneviyatından istimdâd dilemesi farklı bir bakış açısını göstermektedir.
Leylâ Hanım, na’tında da görüldüğü gibi tam bir Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) hayranıdır. Na’tını, baştan sona çaresiz bir kişinin peygamberine içini döküp, günahlarını itiraf etmesi yönünde kurgulamıştır. Gazelde seçilen kelime kadrosunda; ‘garib, sine pür-hem, zahm, mücrim, hicâb vb..’ günah karşısında çaresizliğin ifade edildiği kelimelerin ve kelime gruplarının fazlalığı dikkat çekmektedir. ‘Yâ Resûlallah’ redifi ise na’ta hem aheng katmış hem de Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) karşısında bir iç dökme bir yakarış atmosferi oluşturmuştur.
Leylâ Hanım ve onun gibi hanım şairlerin hayatları ve eserlerinin değerlendirilmesi, onların dünyalarının bize aktarılması, tarihimizde kadının toplumdaki yerinin tespit edilmesi açısından fevkalade önem arzetmektedir. Tarihi kaynaklarda kayıtlı olan ve sayıları çok az olan hanım eserlerinde, toplumsal ögelerin; aşk, sevgi ve inanç gibi unsurların metne nasıl yansıdığının tahlil edilmesi, günümüz gençliğine geçmişleri ile ilgili değişik bir bakış açısı kazandıracaktır.
Dipnotlar:
1. İskender PALA; Âşinâ Güzeller, Ötüken Yayınları, İst.1998, s.44.
2. Ahmet Atilla ŞENTÜRK; Üniversiteler İçin Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Dergâh Yayınları, İst. 2004, s.468.
3. Büyük Türk Klasikleri, Ötüken Yayınları, İst.1988, s.141.
4. Meşâhirün-Nisa, Mehmed Zihnî, İst 1295, C.II, s. 195.
5. Tuhfe-i Nâilî, Mehmet Nail TÛMAN, Bizim Büro Yayınları, Ankara 2001, C.II, s.895.
6. Mehmet ARSLAN; Leyla Hanım Divanı; Kitabevi Yayınları, İst.2003, s.26.
7. Mehmet ARSLAN; a.g.e, s. 39.
8. Osman HORATA; Mevlânâ ve Divan Şairleri, Hacettepe Ünv. Edebiyat Fakültesi Dergisi, Ank. 1999.
9. İsmail ÜNVER; “Leylâ Hanım Maddesi” İslâm Ansiklopedisi, Diyanet Vakfı Yayınları, C.28, s. 157.
10. Mehmet ARSLAN; a.g.e, s. 143.
11. Mehmet ARSLAN; a.g.e, s. 159.
12. Mehmet ARSLAN; a.g.e, s. 232.
13. Mehmet ARSLAN; a.g.e, s. 299.
Elele Büyüttük Sevgiyi
.
birlikte öğrendik seninle
avucumuzda yüreği çarpan
kuşa sevgiyi
elele duyduk kumsalda denizin
milyon yılda yonttuğu
taşa sevgiyi
tırtılları tanıdık seninle baharda
tırtılken daha sevmeyi öğrendik
sevgiden üreyen kelebeği
toprağı evimiz gibi sevdik seninle
birlikte sevdik kuru toprakta
ev kuran köstebeği
köstebeğinden toprağına taşına
tırtılından kelebeğine kuşuna
elele sevdik bu dünyayı
acısıyla sevinciyle sevdik
yazıyla kışıyla sevdik
köy - köy ülke - ülke
gökler gibi sardı dünyayı
yağmur gibi sızdı dünyaya
dünya kadar oldu sevgimiz
elele büyütüp elele derdik
elele derip insana verdik
verdikçe çoğalan sevgimizi
Leyla ve Mecnun'dan Gazeller
Metin, Düzyazıya Çeviri, Notlar ve Açıklamalar
Hazırlayan: Muhammet Nur Doğan
(Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2000)
Hazırlayan: Muhammet Nur Doğan
(Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2000)
Leyla Dilinden Gazel
Felek, bağrımı kan etmeden, gönlüm açılıp serpilmedi;
Beni böyle ağlatıp inletmeden sevindirmedi.
Kılmadan zulm ile yüz parça su yaralı göğsümü,
Bu bahçede, gül gibi, bir anlık bile güldürmedi.
Şükür ki, felek muradımı verdi de; ümitsiz kılıp,
Bu aşk ve sevgi isinde beni pişman eylemedi.
Dert yokmuş kimsede; yoksa, ask feyzi tabibi
Kimde dert gördü de, o derde derman eylemedi?..
İnsanoğlu sabırsızdır; yoksa zaman
Hangi isi yavaş yavaş kolaya döndürmedi?..
Gözyaslarımın seli yeryüzünü kapladı, ama mutluyum;
Çünkü o sel, sabrımın binasını viran eylemedi...
Aşk alış verisinde, dosta kavuşma kazancını elde ettim;
Ey Fuzuli! Canana canini veren, asla ziyan eylemedi...
(s.473)
Mecnun Dilinden Gazel
Öyle sarhoşum ki, idrak edemem, dünya nedir;
Ben kimim, saki olan kim, acaba bu şarap nedir?..
Gerçi, canandan çılgın gönlümün arzusunu istiyorum; ama,
Bilemem çılgın gönül arzusunu ki, canan sorsa, nedir?
Madem bir kez kavuşmak, aşığı vuslata kandırır;
Peki maşuktan aşığa her dem bu istiğna nedir?
Dünya ve alem felsefesinden anlayan, bilge sayılmaz;
Bilge ona derler ki bilmesin hiç, dünyadakiler ve dünya nedir!
Ey Fuzuli! Ah ve feryatların incitmekte alemi;
Eğer aşk belası ile başın hoşsa, o zaman bu dava nedir?
(s.475)
Leyla Dilinden Gazel
Ey beni çılgın eden: benden bu kaçış hali nedir?
Niye sormazsınki, bu çılgın gönlümün ahvali nedir?
Eğer bana halk içinde ilgi göstermezsen mazursun:
Ama tenhada da yüz vermezsin, bu korku nedir?
Halimi bilmediğin için bana açmıyorsan, anlarım;
Ya halimi bilip de kasten bilmezden gelmek nedir?
Bülbülün gayreti gül arzusu yolundadır derler;
Ama gulu gördüğünde meyletmez, peki bu dava nedir?
O peri yüzlü, ben rüsvaya hiç etmez iltifat...
Ey Fuzuli! Bilmem ki, ben rüsvanın sucu nedir?
(s.481)
Mecnun Dilinden Gazel
Gönül hayalle avunup, vuslata meyletmez;
Gönül dışında bir yar olduğunu aşık hayal etmez.
Hakikat ehli, kendini güzellik ve cemale kaptırmamalı;
Gerçek aşk asla bir kusur kabul etmez...
Kamil aşk isteyen, sekil güzelliğinden sakınır;
Çünkü sekle bağlanmak, aşığı olgunluk sahibi etmez.
Şekilcilik, aşk ehlinin cehaletine delildir;
Halbuki, akilli olan, bir gün ayrılınacak olanla birleşmez.
Dost, gönülde yerleşse, gözde niçin dolaşsın?
Muhabbet, sabit olsa, öz mekanından göçüp gitmez...
Gönül levhası masiva lekesinden daima beri olmalı;
Tevhit ehli olan, idrak sayfasına zülüften ve benden nakış çekmez...
Mana ehli, sekil için iradesini kaybetmez asla;
Hakikat cevherini mecaz cahilliğine çiğnetmez...
Gönül ehli olan, suret ehlinin hilesine bağlanmaz;
Fuzuli ise bağlanmıştır; demek ki hali idrak etmez...
(s.489)
Leyla Dilinden Gazel
O dilber ki, devamlı aşığa yüzünü göstermez;
Noksan kalır; bakış feyzi bulup, olgunluk kesbetmez...
Aşıkları kendine çekmeyen, gerçek maşuk sayılmaz;
Ne çıkar o suret güzelliğinden ki, hal ehlini cezp etmez?...
Maşukun yüzü, bilge olmayandan gizli kalmalı;
Çünkü bilge olmayan, Allah’ın sanatını idrak etmez...
Güzellerin vuslatına talip olan, nefsin arzusudur;
Yoksa gerçek aşk için: ayrılık: ya da vuslat: fark etmez...
Maşuk, aşığın var olan hayat nakdini harcıyor;
Korkulur ki, bu zulmü maşukuna aşık helal etmez!
Güzeller naz cilvelerini mecaz ehline göstersinler;
Hakikat ehli, kendini zülüf ve bene müptela etmez!
Fuzuli, suret aleminde şaşkın ve gafil gezer durur...
Nasıl gafil? Bu sevdanın sonunu hiç hayal etmez...
(s.495)
Mecnun Dilinden Gazel
Biz cihan sarayını gerçekte viran bilmişiz;
Esenlik hazinesini bu virane içinde gizli bilmişiz.
Gerçi suretperest, taklit ile kendini alim bilir;
Gerçekler aleminde biz onu cahil bilmişiz.
Habersizler, şarabi, rahatlık içkisi sanırlar;
Biz zamanın bilgesiyiz; onu dökmüş; kan bilmişiz.
Anladık ki, alem mülkü kimseye vefa eylemez;
O zamandan beridir; onu Süleyman mülkü bilmişiz.
Ey Fuzuli! Ayrı sanmışın mescidi meyhaneden;
Meğer ne hata imiş ki, biz seni hep irfan ehli bilmişiz!
(s.503)
Bizim Canımıza Gelsin
Hastalıklar senden uzak olsun,
ey canlarımızın rahatı,
ey gören gözümüz,
kem gözler senden uzak olsun!
.
Bedenin sağlam olsun,
ay yüzlü güzel,
gölgen başımızdan
eksik olmasın!
.Gül bahçesine benzeyen yüzün,
o gönül otlağımız,
ovamızın yeşilliği,
nasılsa hep öyle kalsın,
hep öyle taze, yeşil.
.
Bizim canımıza gelsin
senin bedenine gelen ağrı.
.
Mevlana Celaleddin Rumi
.
Mevlana Celaleddin Rumi
.
Yeniliğe Doğru
Her gün bir yerden göçmek
Ne iyi
Her gün bir yere
Konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan
Akmak ne hoş
Dünle beraber
Gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa
Düne ait
Şimdi yeni şeyler
Söylemek lazım
Mevlana Rumi
Üsküdar'da Akşam Oluyor
Merdivenli bir sokak’tan iniyorum
İncele !
gözlerinin gizlendiği sahile.
Bu yaka’dan karşıya bakınca
bin yıllık aşkların güneşi ay’ın ellerinden tutuyor.
Bir yanım da Usta Sinan,
diğer yanımda güzellik kraliçesi mihr-ü mah duruyor.
Telaşlı insan kalabalığına
kesif balık kokuları çarpıyor.
Ölümü dirimden ayıramayan bir kızıllıkla
Üsküdar da akşam oluyor.
Sahile ulaşamadan daha
yolumu sokak çocukları kesiyor.
Senin payına bir mendil alıyorum,
onu da bir başkasına veriyorum.
Ağır bir Cuma’dan kalma,
Sözünü muhatap kıldığın kulaklarımı
her sese kapatıyorum.
Gözlerimden mor halkalı bir yorgunluk akıyor,
Çünkü
gittiğim her yere seni de götürüyorum.
Bir kaldırımdan diğer kaldırıma nefes darlığı ile geziniyorum.
Kirpiğimin ucundan şiirce bakışlar taşırıyor,
Hak etmediğim kutlu bir mesaja sinemi açıyorum.
Kişi sevdiği ile beraber olacaktır demiyor,
“Kişi sevdiği ile beraberdir” diyor.
Varsın mesafeler uzadıkça uzasın
Varsın iki yakası bir araya gelmesin İstanbul’un
Hatta zaman katili ilan edilsin aşkların
Nasıl olsa başkaca her söze sağır kulaklarım.
Az ötede bakışlarına çarpıyor,
Selamını vapurları kovalayan martılardan alıyorum.
Kays’a o eğik başlı selamı vereli beri ben böyleyim
Hiçbir kelimeye güvenim yok sana söylemeye
Korkuyor musun diyeceksin?
Güzelliğini benzetmeye yetmez kaygısıdır içimi saran
Dedim ya ben böyleyim,
suskunluktur yakışan
Hem ben ki;
İki nefes arası kendi nöbetinde bir adam
Kalıcı değilim bilirsin,
biraz da acelem var
Yetişmeliyim Eminönü vapuru şuradan kalkıyor
Bir yanımdan Usta Sinan,
diğer yanımdan Mihr-ü Mah bakıyor,
Bu sahiller baştan ayağa
Suretin gibi sen kokuyor
Sana benzeyip kutlu bir mesajla yola koyuluyorum
Ve bir bir renkler de soluyor
Ölümü dirimden ayıramayan bir kızıllıkla
Üsküdar da akşam oluyor.
Kitap Hakkinda Tanitim Yazisi:
Radyo 7’nin beğeni ile takip edilen şiir üsluplu programcısı Barış Cem KAYA, “En Güzel’e ithafen bir suskunluk dene(n)mesi” diye tanımladığı şiir – deneme kitabını Akis Yayınlarından çıkardı.
Program ve gösterilerinde “an’ın içinde kendinize zaman ayırın” sloganı ile toplumsal birlikteliğin kaliteli bireysel bilinçle oluşacağına dikkat çeken programcı, güzel bir toplumun güzelleşmesinin ancak “En Güzel” ile olmakla mümkün olacağına inanıyor. Cümle güzelliklerin güzelliklerini en güzel’den ödünç aldığı bir yaşam serüveninde gözüne takılan güzelleri şiirce yaklaşımı ile kaleme alan Barış Cem KAYA bu güzelliğin ürününe “Üsküdar’da Akşam Oluyor” adını verdi.
İnsanın Halleri II
.
Hak bir gönül verdi bana
Ha demeden hayrân olur
Bir dem gelir şâdân olur
Bir dem gelir giryân olur
.
Bir dem sanasın kış gibi
Şol zemheri olmuş gibi
Bir dem beşâretden doğar
Hoş bağ ile bostân olur
.
Bir dem gelir söyleyemez
Bir sözü şerh eyleyemez
Bir dem dilinden dür döker
Dertlilere dermân olur
.
Bir dem çıkar arş üzere
Bir dem iner taht-es-serâ
Bir dem sanasın katredir
Bir dem taşar ummân olur
.
Bir dem cehâletde kalır
Hiç nesneyi bilmez olur
Bir dem dalar hikmetlere
Câlînus u Lokmân olur
.
Bir dem dev olur yâ peri
Vîrâneler olur yeri
Bir dem uçar Belkîs ile
Sultân-ı ins ü cân olur
.
Bir dem varır mescidlere
Yüz sürer anda yerlere
Bir dem varır deyre girer
İncil okur ruhbân olur
.
Bir dem gelir Îsâ gibi
Ölmüşleri diri kılar
Bir dem girer kibr evine
Fir'avn ile Hâmân olur
.
Bir dem döner Cebrâil'e
Rahmet saçar her mahfile
Bir dem gelir gümrâh olur
Miskin Yunus hayrân olur
.
YUNUS EMRE
.
İbn Hazm'in Edebî Kişiliği
Bu çalışmamızda önce İbn Hazm’in edebî kişiliğinin oluşmasında etkili olan faktörler ele alınmış, ardından söz konusu kişiliğin özellikleri ve bu özellikler bağlamında ortaya çıkan edebî yaklaşımları irdelenmiştir. Bu çerçevede eleştirmenliği, şairliği ve nesirciliği üzerinde durularak her biri kapsamında derç edilen alt başlıklar ve bu alt başlıklar için yer verilen nesir ve şiir örnekleriyle konu aydınlatılmaya çalışılmıştır..
Literatürdeki tam adı Ebû Muhammed Ali b. Ahmed b. Said b. Hazm (384/994-456/1064) olan İbn Hazm, Endülüs’te hicri beşinci/miladi on birinci yüzyılda yetişen1 çok yönlü ilim, fikir ve edebiyat adamlarından biri olmakla temayüz etmiştir. Nitekim kendisiyle ilgili olarak yapılan kimi çalışmalarda, güçlü düşünce ile edebiyat ve sanatın inceliğini bünyesinde birleştirebilen ender şahsiyetlerden biri oluşuna dikkat çekilmiştir.2 Bu bağlamda yaşadığı dönemdeki hemen hemen her ilim dalında söz sahibi olmakla dikkat çeken İbn Hazm’in en çok hangi alanda temayüz ettiği konusunda görüş ayrılığı olduğu gözlenmektedir. Bu çerçevede kimileri fakihliğini, kimileri felsefeciliğini, kimileri de özellikle Tavku’l-hamâme adlı ünlü edebî eserinden yola çıkarak edebiyatçılığını ön plana çıkarmışlardır. Ancak edebiyat alanında dünya çapındaki şöhretini borçlu olduğu en önemli eserinin Tavku’lhamâme olduğu konusunda herhangi bir görüş ayrılığının görülmemesi, önde gelen özelliğinin edebiyatçılığı olduğu tezini güçlendirmektedir. Bu nedenle olsa gerektir ki, İbn Hazm’i konu alan pek çok yazar gibi Ferrûh da, kendisi için yaptığı nitelemede edebiyatçılığını önceleyerek “el-edîb eş-şâir en-nâsir” ifadesiyle edebiyatçılığı, şairliği ve nesirciliğine vurgu yaptıktan sonra “ve’lfakîh ve’l-mufekkir ve’l-alim” diyerek fakihliğini, düşünürlüğünü ve ilim adamlığını dile getirmiştir.3
Biz de bu tespitten hareketle İbn Hazm’in edebî kişiliğini bir makale çerçevesinde ele almayı yararlı bulduk. Bu kapsamda önce edebî kişiliğinin oluşmasında etkili olan faktörlere yer verildikten sonra sırayla eleştirmenliği, nesirciliği ve şairliği üzerinde durulacaktır.
A. Edebî Kişiliğinin Oluşumunda Etkili Olan Faktörler
İbn Hazm’in uzmanlaştığı ilim alanlarının ve bu alanlarda verdiği eserlerin çokluğu, çok yönlü bir edebî kişiliğe sahip olduğunu göstermektedir. Zira edebî kişilik sadece dil ilimleriyle uğraşma veya sanatsal düz yazı ya da şiir türü eserler ortaya koyma becerisiyle sınırlı olmayıp entelektüel birikimin tamamı ve bu birikimin dil ve anlatım bakımından yeterli bir üslupla ortaya konulmasıdır. Ayrıca, hemen hemen tartışmasız kabul gören sosyokültürel bir realite olarak her insanın genel kişiliği gibi, edebî kişiliği de, uzak çevresinin yanı sıra, özellikle ait olduğu yakın çevresinin belirleyici etkisiyle oluşmaktadır. Konuya bu perspektiften bakıldığında İbn Hazm’in edebî kişiliğinin oluşumunda etkili olan temel faktörün, vezir düzeyinde ileri gelen bir devlet adamının çocuğu olması hasebiyle yüksek kültür düzeyine sahip bir ortamda dünyaya gelip yetişmesi, aynı ortamın sağladığı imkânlar sayesinde ilim tahsilinde herhangi bir güçlükle karşılaşmaması ve devlet adamlığının yanı sıra iyi bir edebiyatçı ve belâgat erbabı olduğu anlaşılan babası Ahmed b. Sa‘îd Ebû ‘Umar el-Vezîr (ö. 402/1011) başta olmak üzere, döneminin en iyi ilim, fikir ve kültür adamlarından yararlanabilmiş olmasıdır. Nitekim kendi ifadesiyle babasının, 396/1005 yılında henüz on iki yaşındayken kendisini, on bir yaşındaki halife Hişam el-Mueyyed’in çocukluğundan yararlanarak devleti fiilen yöneten sadrazam konumundaki Muzaffer b. Mansûr’un (ö.399/1009) meclisine beraberinde götürmesi 4 ve babasının, son vasiyetlerinden biri olarak, naklettiği şu beyti de bunu kanıtlar mahiyettedir:
...İbn Hazm’in uzmanlaştığı ilim alanlarının ve bu alanlarda verdiği eserlerin çokluğu, çok yönlü bir edebî kişiliğe sahip olduğunu göstermektedir. Zira edebî kişilik sadece dil ilimleriyle uğraşma veya sanatsal düz yazı ya da şiir türü eserler ortaya koyma becerisiyle sınırlı olmayıp entelektüel birikimin tamamı ve bu birikimin dil ve anlatım bakımından yeterli bir üslupla ortaya konulmasıdır. Ayrıca, hemen hemen tartışmasız kabul gören sosyokültürel bir realite olarak her insanın genel kişiliği gibi, edebî kişiliği de, uzak çevresinin yanı sıra, özellikle ait olduğu yakın çevresinin belirleyici etkisiyle oluşmaktadır. Konuya bu perspektiften bakıldığında İbn Hazm’in edebî kişiliğinin oluşumunda etkili olan temel faktörün, vezir düzeyinde ileri gelen bir devlet adamının çocuğu olması hasebiyle yüksek kültür düzeyine sahip bir ortamda dünyaya gelip yetişmesi, aynı ortamın sağladığı imkânlar sayesinde ilim tahsilinde herhangi bir güçlükle karşılaşmaması ve devlet adamlığının yanı sıra iyi bir edebiyatçı ve belâgat erbabı olduğu anlaşılan babası Ahmed b. Sa‘îd Ebû ‘Umar el-Vezîr (ö. 402/1011) başta olmak üzere, döneminin en iyi ilim, fikir ve kültür adamlarından yararlanabilmiş olmasıdır. Nitekim kendi ifadesiyle babasının, 396/1005 yılında henüz on iki yaşındayken kendisini, on bir yaşındaki halife Hişam el-Mueyyed’in çocukluğundan yararlanarak devleti fiilen yöneten sadrazam konumundaki Muzaffer b. Mansûr’un (ö.399/1009) meclisine beraberinde götürmesi 4 ve babasının, son vasiyetlerinden biri olarak, naklettiği şu beyti de bunu kanıtlar mahiyettedir:
C. Şairliği
Konuyla ilgili kaynaklardaki genel kanıya göre, İbn Hazm, çocuk yaşta şiir yazmaya başlamıştır.31 Bu görüşü, yukarda yer verildiği üzere, çocukken kendisini yetiştiren kadınlardan ilk şiirleri öğrenmiş ve ezberlemiş olması da desteklemektedir. Kimi araştırmacılara göre, henüz yaşı yirminin altında iken yazdığı şiirlerin çoğu, önceleri aşık olup evlendiği sevgilisi Nu‘m ile ilgili gazellerden ve daha sonra Nu‘m’un genç yaşta ölmesi üzerine, ölümünden duyduğu dayanılmaz acıyı dile getirdiği mersiyelerden oluşmuştur.32 Bu konuda sahip olduğu İleri derecedeki yeteneği sayesinde hiç zorluk çekmeden irticalen de şiir söyleyebilmiştir. Bu tarz şiirlerinin örneklerinden biri, bir arkadaşının vefatı üzerine söylediği mersiyedir.33 En önemli mersiyelerinden bir diğeri de, yirmi beyitlik ünlü Kurtuba mersiyesidir.34
Öte yandan, konuyla ilgili temel yaklaşımlarına uygun olarak şiirleri, hayat tecrübelerini, dünya görüşünü, sosyal çelişkileri, aşk, acı, vefasızlık, talihsizlik, ayrılık hasreti vb. ruhsal ve duygusal sezgilerini tabii, açık ve duru bir üslupla dile getirme özelliğine sahiptir. Bu nedenle şiirinin, bazı istisnalar dışında, üslup bakımından sanatsallıktan uzak, zorlamasız, doğal ve açık; içerik bakımından da hayatının bütün unsurlarını yansıtacak çeşitlilik ve zenginlikte olduğu söylenebilir. Bu çerçevede Ferrûh (ö.1984) ve Tahtah’ın da vurguladığı gibi, ne kendisinden önceki ne de sonraki hiçbir fıkıh aliminin söylemeye cesaret edemediği kadın merkezli yakıcı aşktan tutun da tabiat olayları, yaşanmış pratik olaylar, edep ve hikmet, düşünsel soyutlamalar, reddiyeler ve ilmi analizlere varıncaya kadar hemen her konuda şiir söylemiştir.35 Büyük kısmı temiz platonik aşkla ilgili olmak üzere, pek çok konuda şiir yazmış olması, İbn Hazm’in şiir koleksiyonunun, büyük bölümü Tavku’l-hamâme’de olmak üzere, günümüze kadar gelen miktarın çok üzerinde olduğunu göstermektedir. Söz konusu şiir koleksiyonu, şu dört kısımda mütalaa edilebilir:
...İbn Hazm’in yazarlığı ile ilgili olarak yapılan edebî değerlendirmelerde, nesrinin şiirinden üstün olduğu şeklindeki görüş öne çıkmaktadır. Zira en bariz örnekleri yine Tavku’l-hamâme’de yer alan nesri, çağdaşlarının yaptığının aksine, zorlama sanat gösterişinden uzak, doğal ancak özenli bir edebî ve sanatsal örgüye sahiptir. Bununla birlikte edebî üslupla çelişen entelektüel dinî ve ilmî birikimini zaman zaman üslubuna yansıtmakta, bu çerçevede bazı felsefe, mantık, fıkıh ve din alanının diğer terimlerini kullanmakta, illetler, mukaddimeler ve sonuçlara vurgu yapmayı önemsemektedir.63
Vakıa anlatımların tabîî seyri içerisinde ortaya çıkan nadir örnekler dışarıda tutulursa, sın‘î secilere ve bedî sanatlarına yer vermeyen İbn Hazm’in, Makâmat’ındaki secili anlatımıyla o dönemde nesir üslubunu derinden etkilemiş olan Bedîuzzemân el- Hemedânî’den etkilenmemeyi böylece başardığı görülmektedir. Ayrıca, Dayf’in de dikkat çektiği gibi, anlatımındaki tabîî ve güçlü vurguya uygun olarak anlattığı olaylarda da açık ve gerçekçi bir yol izlemeye çalışmıştır.64 Bunun nedenini ise, Tavku’l-hamâme’nin girişinde yer alan ve geleneksel Arap üslubundan bilinçli bir biçimde ayrılıp Endülüs merkezli kültürel aidiyetine uygun bir üslup hedeflediğini gösteren şu sözlerinde bulmak mümkündür:
“Ben, bu kitabımda gördüklerimle veya güvenilir kimselerin aktarması sebebiyle doğruluğuna inandığım bilgilerle yetindim. Eski Arapların rivayetlerini ise benden bekleme! Zira onların yolu bizim yolumuzdan ayrıdır. Bu nedenle onlardan çok sayıda rivayet yapılmıştır. Oysa benim yöntemim, başkasının bineğine binmek değildir ve ben ödünç mücevherle de süslenmem.”65
Özetlemek gerekirse, nesirlerini ve şiirlerini zorlamalar, seciler ve sanatsal unsurlarla bezemeye çalışan muasırlarının pek çoğuna bu nedenle sitemde bulunan İbn Hazm’in nesri, anlayışıyla tutarlı olarak vurguda güçlü, anlatım ve analizde özenli, ifade örgüsünde dengeli, zorlama ve sanatsallıktan uzak olma özellikleriyle temayüz etmiştir.
.Sevgiye ve Sevenlere Dair (İbn Hazm)
.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Facebook
Twitter
RSS

















